20101023

IosLife.mp3

Geçenlerde Ekşi'de rastladım sanırım, "hayatımın soundtrack'i" temalı bir yazı vardı. Böyle bir soundtrack iki türlü olabilir sanırım. İlki insanın kendisini, karakterini, duygularını anlatan şarkılardan oluşur. İkincisi de insanın hayatındaki önemli anların ve anıların bir şekilde bağlantılı olduğu şarkılardan.

İlkini başaramadım ama ikincisinin listesi (kronolojik sıralamayla) şöyle:

1) Kurban - Ben
2) System Of A Down - Aerials
3) AC/DC - Dirty Deeds Done Dirt Cheap
4) Tool - Schism
5) Dredg - Yatahaze
6) Muse - Sunburn
7) The Dresden Dolls - Missed Me
8) Cemiyette Pişiyorum - Çikolata Kız
9) Athena - Bulut
10) Depeche Mode - Enjoy The Silence
11) Morrissey - Let Me Kiss You
12) Marilyn Manson - Heart Shaped Glasses
13) Placebo - Protege Moi
14) Yeah Yeah Yeahs - Down Boy
15) Blonde Redhead - Pier Paolo

Geçirdiğim evrim açıkça görülebiliyor, evet.

20100929

I heart it.

20100926

Nick sorunsalı.

İnternet aleminde nick sizin kim olduğunuzu belirliyor. İyi güzel de, ben nick konusunda hep sıkıntı yaşamış biriyim. Genelde kullandığım "Io" ve "meltdown" nickleri çoğunlukla başkaları tarafından da kullanılıyor, sonuçta ben istediğim siteden üyelik almakta zorluk çekiyorum. Her şeyi bırakıp ismimi nick olarak almayı çok isterdim ama meymenetsizliğe bakar mısınız: "ilginyildiz".

Adıma türkçe karakterleri bunca dahil eden aileme öpücüklerimi yolluyorum. Kendine orijinal bir nick icat edenleri de çok kıskanıyorum. Tanıdığım 2 örneği var, nicki google'da aratınca sadece o insanlara ait şeyler çıkıyor. Bence muhteşem bir şey.

Oturup bunu dert etmiyorum tabi de, şimdi aklıma geldi yazayım dedim.

20100918

IF only...

Ankara'nın aşağı yukarı aynı sosyoekonomik tabakasına mensup, aşağı yukarı aynı müzikleri dinleyen, aynı kültür seviyesinde ve aynı yaşlarda bir grup genç insanı geceleri hep aynı rotayı izliyor.

- Tunus Caddesi (Sekans ya da Sakal) > cadde üzeri (bara verecek para kalmayınca sokakta içmek) > gece 3 civarı polisin gelip yürüyün genşler anonsu yapmasıyla topluluk halinde göç > IF önünde içmek > bir kısım insanın IF'e girip anında kalabalıktan bunalıp kendini dışarı atması > daha fazla bira > evlere dağılış.

Bu çevrim hemen hemen hiçbir yaz gecesinde bozulmuyor. "Nereye gidelim, off bu gece if'in önüne gitmeyelim çok kalabalık oluyoo" nidaları yükselse de değişen hiçbir şey yok. Bunca monotonluğa mı üzülsem, kırk yılda bir dışarı çıktığımda sohbet edilecek insanları hep aynı yerde bulduğuma ve iğrenç ortamlara girmek zorunda kalmadığıma mı sevinsem bilemedim. Herhalde ikincisi ağır basıyor ki bunca insan her gece aynı şeyi yapmaya devam ediyor.

Görünmeyen Ekonomist

Sevgili (!) bölümüm beni bu sene çok zorlayacak gibi. 1.sınıfta kalmış bi insana her şey zor geliyor evet. Ama daha ilk haftadan okula gitmek zorunda kalıyorsam bu sene daha farklı demektir. Genel hissiyatım "bitse de gitsek" olsa da sonrasında başlayacak işsizlik faslına geçmek istemiyorum. Hep öğrenci kalsak ya. Tüm derdimiz bize takan hocalar, vizeleri finalde kurtarmak falan olsa. Hayat ne güzel olurdu.


*Başlık şu an okuduğum kitapla aynı adı taşıyor. Ekonomi ne kadar eğlenceli olabilirse o kadar eğlenceli işte. Alıp okuyun bence, bitirdiğinizde bir şeylere daha farklı bir gözle bakıyor olursunuz.

20100901

İnsan?

Duyduğuma göre şu sıralar internette köpek yavrularını nehire atan bir kadının (yaşını bilemiyorum) videosu dolaşıyormuş. Yetkililer ve PETA kendisini arıyormuş, bir sonuca ulaştılar mı bilinmez.

İşte bu yüzden insan ırkından nefret ediyorum. Kendilerine bahşedilmiş olan "akıl"la övünüp caka satarlar ama 90%ı eline fırsat geçtiğinde böyle zalimce şeyler yaparlar. O zeki halleriyle yaşadıkları dünyanın içine sıçarlar. Onlardan önce bu dünyanın sahibi olan hayvanları ve bitkileri katlederler. Sonra da suçu birbirlerine atıp anlaşmalar imzalayarak vicdanlarını rahatlatırlar.

Hayvanlar insanların çoğundan daha fazla saygımı ve sevgimi hak ediyor.

20100828

ufak bir "enformasyon"

Sonu -ation ile biten her Fransızca kelimeyi -asyon diye Türkçeleştirmeye çalışmanıza hiç gerek yok. Sonrasında bu kelimeleri yazılı veya sözlü olarak kullandığınızda dünyanın en gereksiz insanı gibi göründüğünüz konusuna girmeyeceğim bile. Bazı kelimelerin Türkçe karşılığı yok evet ama günlük hayatta kullandığımız gayet basit kelimelerin yerine kendinizi daha entellektüel göstermek için bunları uyduruyorsunuz ya...

enformasyon (information) : bilgi
lokasyon (location) : yer, alan, mekan
destinasyon (destination) : istikamet, varılacak yer
enternasyonal (international) : uluslararası

aklınızda bulunsun.

20100724

Düzen-siz

Kafamda milyonlarca şey dönüyor yazılabilecek ama hiçbirini yakalayıp düzene koyamıyorum. Ne demiş ünlü düşünür:

chaos was law of the nature
order was dream of a man

20100630

Pathetic.

Bazı insanlar başkalarına acı vermekten zevk alıyorlar. Tanımadıkları, hayatları hakkında en ufak fikre sahip olmadıkları insanları ağlatabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Nasıl bir eğlence anlayışıdır bilmiyorum ama bu gün bir örneği benim üzerimde başarıya ulaştı. Çok safmışım meğer. Bir insan neden beni hiç tanımadığı halde canımı yakmaya uğraşıyor diye ağladım resmen.

20100530

Hasta.

Ben, aileden geçen bilinmeyen bir genden dolayı hastalık hastasıyım. Milyor tane hastalığım olduğu gibi, alakalı alakasız herkese bu hastalıkları ayrıntısıyla anlatarak onları korkutup kaçırıyorum. Bu gün buraya son kez içimi döküp bu mevzuyu sonsuza dek kapatmaya karar verdim. Olmadı tüm arkadaşlarımı doktorlar arasından seçicem!

Beden sağlığım fena değil esasen. Kan değerlerim falan süper, iyi kolesterolüm acayip yüksek, tüm organlarım yerli yerinde çok şükür. Fakat insanın kafası hasta olunca yaşadığı sinir stres bedenine yansıyor. Stres kaynaklı migren, reflü (ki bu beni mahvediyor) gibi ufak tefek şeyler var. En çok kaygı bozukluğundan (anksiyete) çekiyorum. Onda da inat edip antidepresanı bıraktım aylar önce. Arada ufak tefek ataklar olsa da kendimi kontrol edebiliyorum. Terapistime de beni sevgilime karşı doldurduğu için kızıp gitmeyi bırakmıştım. Bazen bu ikiliye çok ihtiyaç duyuyorum ama sonra geçiyor.

Bir de insanların hastalıklarını teşhis etmeye bayılıyorum nedense. "Başım ağrıyor" diyene başının neresinin ağrıdığını, başka belirtileri de sorup teşhis koyuyorum "aa canım senin tansiyonun yükselmiş ondan" diye. Dışardan bakıp düşününce çok saçma geliyor cidden. Fahri doktor gibi geziyorum ortalıkta.

Bir de zamanında sevgilim bana tartışırken "hasta mısın?" demişti de çok üzülmüştüm. Şimdi küfretse o kadar üzülmüyorum. Nasır mı tuttum bilemedim.

20100524

Freud?

Çocukken sürekli gördüğüm bir rüya vardı. Güneşli bir gün lunaparktayım, ama kimse yok. İlerideki "salıncak"a doğru yürüyorum (adı salıncakmış bunun, ben hep uçan sandalye derdim oysa). Oyuncağın dibinde derme çatma tahta bir kulübe ve kulübenin önünde sandalyede oturan ihtiyar bir adam var. Ben adamın önüne gelene kadar yürüyorum ve kafamı kaldırıp yukarıya bakıyorum. Salıncak çalışmış ve gitgide daha hızlı dönüyor. Öylece bakarken feci şekilde midem bulanıyor ve kusmama ramak kala uyanıyorum.



Bu rüyam ve kollarımdan birinin incelerek yok olacağına ilişkin geceleri nükseden korkum beni hala düşündürüyor. Freud gelse de yorumlasa bunları. Cinselliğe de bağlasa inanıcam.

Çocukluğuma ilişkin tuhaflıklar bunlarla sınırlı kalmıyor. Ama şu an bile düşününce midem bulanıyorsa bu rüya bende travma yaratmış demektir.

20100317

Anksiyete

Yaşayana kadar bilemeyeceğiniz rezilliklerinden biridir hayatın.

Nefes aldırmaz insana. En kötü senaryoları yazar, tüm kahramanları öldürür, altına imzanızı atarsınız. Sonra o senaryoyu yüzlerce kez gözlerinizin önünden geçirirsiniz. İnanmaya başlarsınız kendi yarattığınız şeylere. Çok korkarsınız. Ölesiye korkmaktan, delirmekten, ölmekten. Arkasından fiziksel tepkime başlar. Çarpıntı, sıkışma, titreme, ellerin buz kesmesi, karın ağrısı, bulantı... Ama o bulantı insanı yaşarken öldürür. Hiç kesilmez çünkü, her an içinizi kemiren kaygıyı hatırlatır. İçinde bulunduğunuz bu korkunç şey -her neyse- bitsin istersiniz. Her şeyden vazgeçebilecekmişsiniz gibi gelir. Ama düşününce onun gerçekten de sizi her şeyden vazgeçirmeden durmayacağını anlarsınız: yemekten, uyumaktan, evden dışarı çıkmaktan, yaşamaktan.

İnsanlar histerik konuşmalarınızı, "ya..." ile başlayan klasik panik cümlelerinizi dinlesin, teselli versin istersiniz. Oysa herkesin kendi dertleri var. Kimsenin anlayamadığı bir ruh haline ayıracak vakti de, sabrı da yok.

Keşke herkes 10 dakika boyunca o berbat hissi yaşasa. O zaman belki psikolojik rahatsızlıklara zırva gözüyle bakanlar, pek çok fiziksel hastalıktan daha beter bir şeyle karşı karşıya olduklarını anlarlar.

20100222

Tesla & İktisat

Bugün ilk defa bölümümü sevebileceğimi hissettim.

İktisadi Düşünceler Tarihi dersinde epey dağıttığımız konu (en son paralel evren teorisine girdik artık siz düşünün) sonunda dönüp dolaşıp hassas noktama dokundu: Nikola Tesla. Bu adamcağızın hikayesi okuduğumda beni çok etkilemişti. O gün bu gündür Edison'a bitmez bir öfke besliyorum.

Nikola Tesla, Yugoslav bir elektrik mühendisiydi. Çalışmalarını sürdürmek için Amerika'ya gitti ve orada Thomas Edison ile tanışıp onun yanında çalışmaya başladı. Uzmanlaştığı alan hertz dalgaları (bildiğimiz radyo dalgaları) idi. Alternatif akımı (AC), radyoyu, megafonu ve jenaratörü icat etti. Ayrıca havadan elektrik iletimini başarmıştı. Bunu da ABD meclis binasına bir demir çubuk takıp koca binayı zangır zangır titreterek kanıtlamıştı. Bu başarıları için 1915'te Nobel Ödülüne layık görüldü ama kabul etmedi.

Edison ile büyük savaşı ise alternatif akımı icat etmesiyle başladı. O sıralar dünyada sadece doğru akımla (DC) çalışan makineler kullanılıyordu. Doğru akım oldukça kullanışsız ve çok çabuk gücünü kaybeden bir akımdır (bu gün doğru akımın kullanıldığı tek yer pille çalışan cihazlar). İnsanların evine elektrik ulaşması için her birkaç milde bir trafo kurmak gerekiyordu. Ayrıca doğru akım sık sık aşırı yüklemeden dolayı telleri yakıyordu. Bu durumda elektrik kullanmak tahmin edilebileceği gibi altından kalkılamayacak kadar pahalıydı. Doğru akımın patenti Edison'a aitti ve kendisini finanse eden oldukça güçlü ve zengin kurumlar vardı. Tesla onunla çalışırken alternatif akımı keşfetti ve patentini aldı. Edison ise insanlığın en büyük laneti ile - kibirle bu icadın hiçbir şeye yaramayacağı yönünde görüş belirtti. Bunun üzerine çıkan tartışma ile Tesla ve Edison yollarını ayırdılar. Fakat Tesla, çalışmaları için hiçbir kuruluştan finansal destek alamadı. Edison nüfuzlu bir adamdı ve Tesla'ya bu konuda her türlü zorluğu çıkarmaya kararlıydı. Tesla kıt olanaklarına rağmen çalışmalarına devam etti ve bugün kullandığımız birçok şeyi icat etti. Bu sırada Edison, alternatif akımı kullanarak elektrikli sandalyeyi icat etmekle ve sokak köpeklerini meydanlarda kızartarak halka alternatif akımın ne kadar kötü bir şey olduğunun propagandasını yapmakla meşguldü.

Tarihte politikacılar yüzünden birçok karanlık nokta oluşmuştur. Politikacıların yalanları ve entrikalarıyla çok insan harcanmış, çok önemli olay unutulmuştur. Edison bilimadamı olmakla beraber politikacı kişiliğine sahipti. Bunun sonucu dünyanın en önemli insanlarından biri olan Nikola Tesla'nın tarihe gömülmesi oldu. Bugün dünyada milyarlarca insan Tesla'nın adını bile duymamış, Edison'u ise dünyayı aydınlatan yüce insan olarak bağrına basmıştır. Tanınmak, ünlü olmak gibi şeylerin Tesla'yı ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum (ömrünün yarıdan fazlasını kule-evinde, dışarı çıkmadan geçirmiştir) ama burada harcanan bir insan, bir emek, bir hak var.

Bugün sınıfta bu hikayenin yalnızca ufak bir kısmından bahsettim. Merak edip google'a Tesla yazacak her kişi benim kazancım olacaktır.

Hikayenin tamamı için; http://www.atlamaz.4mg.com/index2.htm adresine bakabilirsiniz.

20100221

Vizyonum, misyonum.

Selam,

Blog yapmak uzuuuun süredir aklımdaydı. Aslına bakarsanız her şey Ramses temalı küçük defteri kırtasiyede görmemle başladı.

O defteri almak istediğimde, kafamda amacımı şekillendirmem gerektiğini biliyordum. Çünkü ne zaman böyle süslü, güzel, ayıla bayıla aldığım bir defterim olsa onu bir köşeye atıp unutuyorum. Eğer bu defteri alacaksam, onu kullanmalıydım.

Deftere aklımdan geçenleri yazmaya karar verdim. Olayları değil. Anlık düşünce ve duygularımı. Bir tür akıl defteri yani. Fakat beklenen oldu, o deftere 1.5 yıldır bir tek kelime bile yazmadım. Çoğu zaman düşündüğüm bir şeyin önemini farkettiğimde deftere yazmayı düşündüm. Sadece düşündüm. Hatta bazen cümleler yazılmış haliyle gözlerimin önünden geçti.

Geçenlerde farkettim ki, defterime hiçbir şey yazmamış olsam bile bir işe yaradı. Düşüncelerimi yazmayı düşündürttü bana. Böylece blog oluşturmaya karar verdim. Ramses defterimi ise zihnimde doldurmaya devam edeceğim. Belki bir ömür yazacağım ona. Asla dolmayacak.

Ben eskiden yazı yazardım, hikaye yazardım, şiir yazardım. Sanırım 3 yıldır yazmıyorum. Bu yüzden ilk başlarda yazılarımın akıcı olmayacağını, sizi sıkacağını düşünüyorum. Yazdıkça açılırım umarım. Şu an aklımda yazacak yüzlerce konu var. Birini seçtiğimde görüşmek üzere...
 

Blog Template by YummyLolly.com